Pazartesi, Ocak 08, 2018

Yeni yılın ilk haftası geçti bile...

...oysa henüz geçen pazartesiydi, 1 Ocak. 
Yeni yıl takvimlerini astım, yeni yıl ajandasına bu senenin bayramlarını, önemli doğum günlerini işaretledim. 
Ve başladık, işte!
İlk hafta hareketli günlerle doluydu. Bir gün içinde yapacak iş çok olunca, o gün çabuk geçiyor, sanki.

İlk önemli yeni yıl icraatım, saçımı kestirmek oldu. Aslında iki üç ayda bir saçımın ucundan biraz düzelttiriyorum, ancak bu defa biraz modelli bir kesim yaptırıp üstüne bir de kuaförün gazına gelip saçıma botoks yaptırdım!
Botoks demeleri şıklık olsun diye sanırım. Yaptıkları işlem, esas olarak, saça bir şeyler sürüp bekletip, saçın biraz daha düz ve kolay şekil alır ve de elektriklenmesi azalmış bir hale gelmesini sağlamak. Sonuçtan şimdilik memnunum.

Haftanın diğer eğlenceli olayı, eski bir büro arkadaşımızın yeni ofisine taşınmasını bahane edip yeni yıl kutlaması için bir araya gelmemizdi. En eskilerden bir arkadaşımı da orada görmek beni çok sevindirdi. Kapanış öncesi son kadro bir iki eksikle bir araya gelmiş olduk ve hasret giderdik. Konuşacak çok konu vardı; büyüyen çocuklar, ikinci çocuğu gelenler, bebek bekleyenler derken biz emeklilerin gezme tozma planları... Sohbete, benim ofiste her sene yapmayı ihmal etmediğim sıcak şarap bu sefer de eşlik edince, zaman keyifle akıp gitti.

Ertesi gün bayan E.'nin doğum günü için mavi yolculuk grubumuzla Kadıköy'de buluştuk. Buluşmanın pazar günü öğlen saatinde oluşu öğlen yemeği mi yesek, pasta eşliğinde kahve mi içsek karışıklığına neden oldu. Ve fakat, biz yılmadık duruma bir çözüm bulduk; pastaneye oturup, yakındaki bir pideciden sipariş verdik. Böylece açlar karınlarını doyurup üstüne pasta kahve keyfi de yaptılar. Benim gibi, güya tok olanlar da yandan yandan pidelerden çöplendi, haliyle. Umarım, mekan sahibi, yaşımıza hürmeten olsa gerek verdiği "pide yiyebilirsiniz" izninden fazla pişman olmamıştır. 
Kalabalık grubumuz, bizi buluşturan nokta olan mavi yolculuğun bu seneye dair  planlarını da vakit geçirmeden orada yapmaya başlayınca epey gürültü çıkardık ortamda. 
Neyse artık, affola!



Fotoğraftakiler, malta eriği çiçeği.
Geçen ay bizim apartmanın bahçesindeki malta eriği ağacında açtılar.
Mis gibi koktular günlerce.

Cumartesi, Aralık 30, 2017

DÖNME DOLAP / WONDER WHEEL

Yine bir Woody Allen filmi,
1950'lerin New York'u bu defa, Coney Island'da bir lunapark, 2. büyük savaş sonrası yeniden kurulmaya çalışılan hayatlar,
Arka planda dönemin müziğinden hoş parçalar çalıyor,
Yönetmenimiz artık 82 yaşında, yine de üretmeyi sürdürüyor, anlatıyor bize,
Drama dönüşen trajediler; aşk, ihanet, yanlış hayat kararları,
Bu defa Kate Winslet, Jim Belushi, Justin Timberlake, Juno Temple yönetmenin çok konuşan tarzına uygun olarak ama başarılı oyunlar döktürüyorlar,

Sanırım Woody Allen,  hikayesini o film için seçtiği oyuncuların nasıl oynadığını görmek için -bir tiyatro izler gibi- izlemeyi seviyor.
Üstelik bu defa filmdeki bazı sahneler tam tiyatro sahnesi tadındaydı.
Bir de bu filmdeki ışık kullanımı etkileyici geldi bana; aşk tutkusu olan  sahnede kızıl ışık, aşkın söndüğü ya da nefrete döndüğü sahnede solan ve mavileşen ışık...
Sonra düşündüm de, kızımın yeni uğraşı dolayısıyla, algıda seçicilikle farkettiğim bir ayrıntı olmasın bu.


Kate Winslet, bizimle birlikte büyüdü.
Nerede Titanic'deki genç kız, nerede Eternal Sunshine of Spotless Mind'daki kırmızı saçlı çılgın kadın, nerede Revolutionary Road'daki hayat hırsıyla dolu genç kadın...


Cuma, Aralık 29, 2017

geçen sene, nasıldı ki?

ocak, 
yeni yıla üzüntülü başlangıç...
iki günlük kar tek teselli galiba,

şubat, 
iznik'e gezi, iki günlük nefeslenme,
if'te bir kaç film yakalamak sevinci,

mart,
kuzinimle istanbul'da turistik bir gün,
fakülte arkadaşlarıyla 35. mezuniyet yılı buluşması,
büyükçe bir aile toplantısı, doğum günü kutlaması,
21 mart'ta ekinoks kutlaması, burgazada'da pelin'le bahar yürüyüşü,

nisan,
ayasofya'da saffet emre tonguç'la gece gezmesi, keyifli bir akşam,
pelin'le bu ayın ada gezmesi heybeliada'ya, yine huzur dolu bir gün geçti, baharın en coşkulu, çiçekli zamanı, saf güzellik...

mayıs,
belki de senenin en güzel yolculuğu, baltık gezisi. hem de arkadaşlarla birlikte ve gezilen yerlerin en güzel zamanı galiba. 
erguvan zamanı biraz gecikti bu sene, ağacım hep olduğu gibi en sona kaldı,
beste'yle ecoprint atölyesi deneyimi yaşadık, eğlenceli ve öğreticiydi,
ayın sonundaki haftasonu serpil'le hem keyifli, hem huzurlu bir bursa'da zaman gezisi, cumalıkızık, bursa, gölyazı, trilye, mudanya, iznik...

haziran,
odtü'lünün okulu tatil oldu ve bağlantılı olarak ankara'da iki günlük eşya toplama maratonu, gidiş yolculuğu yağmurlar yağmurlar altında değişik ötesi, dönüş keyifli ve kızım şöförlüğünde,
yaşasın tatil! çocuklarla üç günlük bir bodrum yolculuğu, mevsimin ilk deniz tatili hem de melty'nin doğum gününe denk geldi, ne güzel bir akşam yemeği ve kutlama oldu,

temmuz,
son yılların en sıcak günüyle başladı yaz, sonra biraz sakinleşti sanki ve yeni bir ege kıyısı gezisi adeta piyangodan çıktı, şebo'nun asos yakınındaki evine hayırlı olsuna gittik pelin'le. e gitmişken üç dört gün kaldık ve denize girdik haliyle. çok sakin ve keyifli zaman geçirdik, mutlu olduk.
ayın sonuna doğru, bu senenin tekne gezisi başladı bozburun'dan. bu sene daha küçük bir ekiptik, tekneden pek memnun kalmadık, yine de geziyi mavi her sıkıntıya değer diyerek bitirdik sonunda.
bu ayki deniz günlerinin arası, annemin ve yeğenimin sağlık sıkıntıları, arkadaşlarımdan birinin babasını diğerinin annesini kaybetmesi nedeniyle sıkıntılı günlerdi.
tekne gezisinin sonuna doğru, bizim biraz rüzgar ve dalga ile etkilendiğimiz acayip bir hava istanbul'a unutulmaz bir dolu felaketi yaşattı. kırılmadık cam, hasar görmedik araba kalmadı.

ağustos,
hep söylerim ağustos ayının tek sevimli tarafı oğlumun doğum günü diye...
bu sene, kızımla planladığımız karadeniz gezisi yatınca, onun niyetine dört günlüğüne bozcaada'ya kaçtık. yine güzel denizlere girdik, güzel insanlar tanıdık sohbetler ettik, güzel yemekler yedik...
ay sonundaki bayram öncesinde oğlumun canını sıkan, üzen  olaylar ve onun hepimiz üzerindeki etkileriyle yüzleştik. bunlardan sonra, bayram bir nefes alma zamanı oldu, biraz da.

eylül,
ay hareketli başladı, bayram sonrasında kızım, arkadaşıyla birlikte ankara'ya gitti ve ev tuttular.
oğlum üç senedir arkadaşlarıyla kaldığı evi boşalttı ve evimize eski odasına yerleşti. eşyalarını kardeşinin evi için ankara'ya götürdüler birlikte. oğlum dönerken ben gittim ve bir hafta boyunca temizlik yapıp, eşya yerleştirmekle uğraştım ve sonunda yorgun argın istanbul'a attım kendimi.

ekim,
kızım ankara'da oğlum kâh izmir'de eskişehir'de kâh evde odasında yeni yaşantılara alışmaya çalışıyorlar. onları izliyorum, bazen elimden bir şey gelmiyor üzülüyorum, bazen büyüdüklerini görüyorum, mutlu oluyorum.
bu ay istanbul bienali'nin sergilerini gezdim fırsat buldukça. ayrıca, ykb galatasaray sanat merkezi ve sabancı müzesindeki sergileri ve salt galata'yı gezdim. sanat dolu bir ay...

kasım,
bu ay benim payıma yine bir ankara haftası düştü, yiyecek ve lojistik destek faslından çevre tanımalı ve nostaljik günler geçirdim.
bu sene sonbahar çok ılık geçti ve uzun sürdü. ağaçların sarısını kahverengini kırmızısını seyretmek, rengârenk bir sonbahar yaşamak hoştu.
bir gün serpil'le atatürk arboretumunu, bir başka gün pelin'le i.ü. botanik bahçesini gezdik. tam bu sonbaharın ruhuna uygun günlerdi...

aralık,
bu ayın haftasonu gezisi, asker  yeğenini ziyarete giden nazmiş'e eşlik faslından edirne'ye oldu.
gezdik, dolaştık ve iki gün üstüste ciğer yedik, doyamadık...
doğum günü şenliklerim bu ayın bonusu faslındandı, hele gerçek gününden bir hafta sonra bile kutladığımız daha da eğlenceli geçti.

şimdi baştaki soruya dönüyorum.
geçen sene böyle toplu ve iyimser bir bakışla genelde iyi bir sene olmuş.
oysa yaşarken ne çok sıkıntı, üzüntü, kayıp barındırmıştı.

yeni senenin de geriye dönüp baktığımda güzel hatırlanması dileğimi buraya bırakayım.
öyle olsun!


Çarşamba, Aralık 27, 2017

ABBA

Dün gece o müzik senin bu müzik benim geziyordum. 
Derken, ABBA'nın en sevdiğim şarkılarından biri olan "The Winner Takes It All"un Mamma Mia  filminde Merly Streep tarafından söylendiği sahneye denk geldim.
Oofff ki offf!
Yine beni benden aldı o sahne ve o şarkı. Dinlemek isteyen için, buradan tık!
Oradan şarkının ABBA versiyonu ve "Dancing Queen", "Fernando", "Take A Chance On Me" yorumları derken bir Avustralya televizyonunda ABBA hakkında bir belgesele denk geldim. İlgilenen için buradan tık!

Belgeseli gülümseyerek izledim ve onlara yeniden hayranlık ve sevgi duydum. Sanırım bunun başlıca nedeni, müzisyenlerin her birinin şimdiki zamandan geriye bakarken yaşadıklarını mutlulukla ve güleryüzle anlatmaları. Bir şarkılarında dedikleri gibi "Thank You For The Music" onlar için gerçek bir yaşam şekli, sanırım.
Aslında, gençlikte ABBA hayranı değildim, zaman zaman onların "pop" şarkıcısı olmalarına burun kıvırmış olduğumu hatırlıyorum. Oysa, son on senede benim için çok değerli olduklarını düşünüyorum. Garip değil mi?

Yaşadığımızda sıradan olduğunu düşündüğümüz bazı olayların, dinlediğimiz müziklerin, seyrettiğimiz filmlerin, okuduğumuz kitapların zaman içinde unutulmaz hale gelmesi, çok değerli olması üzerine düşündüm sonra da...



Çiçekler, sonbaharın en güzel günlerinden birinde gittiğim İstanbul Üniversitesi Botanik Bahçesi'nden.

Salı, Aralık 26, 2017

ELMA ŞEKERİ


Bugün ışıklı bir gündü; sabah esen rüzgar masmavi yaptı gökyüzünü, hava parlak, güneş ışığı keskindi.
Deniz kenarına yakın bir kahvede gözümüz ışıktan kamaşarak oturduk, deniz kenarında dalga sesi dinleyerek yürüdük.
Günün nefes alması zevkli zamanlarıydı.

Öğleden sonra bir alışveriş merkezine gitmem gerekti, o yetmedi ikincisine de gittim. 
Darlandım, sabahki nefesler yetmez oldu.
Sonra şu şekerci vitrinini gördüm, elma şekeri dolu.
Kıpkırmızı.
Yeniden nefes almaya başladım sanki.

Çocukluğumda Ankara'ya misafirliğe gittiğimizde, teyzemin akşamüstü eve gelirken getirdiği elma şekerleri aklıma geldi.
Yemesi zor; dondurma gibiymiş desen dilin dudağın kıpkırmızı olur, elma bu diye ısırık alsan dişin geçmez yapışır kalır.
Yine de  ne istersin diye sorulduğunda cevap "elma şekeri".
Cazibesi bitmeyen hep ağzı sulandıran bir düşünce.

Kırmızı ya, renginden olsa gerek.