Pazartesi, Aralık 11, 2017

ARALIK ve ORTANCA ve LODOS SONRASI

Kaç gündür lodos var İstanbul'da. 
Başağrısı en hafif etkisi, vücutta şişlik mi dersin, uykusuzluk mu başka bir dolu etkisi daha var üzerimizde.
Yine de çok şikayetçi değilim, lodos esince havadaki tozu nemi silip süpürdüğü için pırıl pırıl oluyor gökyüzü. Bulut olsa bile araları açık ve berrak mavi... 
Öyle olunca da gün batımları seyrine doyum olmaz hale geliyor ki, geçen hafta bir gün arayla iki nefis günbatımı seyrettim. 
Birincisinde yeni yıl ajandası almaya diye bahane yaratıp, akşamüstü yürüyüşüne çıkmıştım. Havadaki ışığı ve yansımasını görünce, bu akşam güzel batacak güneş, dedim içimden. Kitapçıda biraz fazla oyalanmışım, dışarı çıktığımda "eyvah, ben sahile inene dek kaybolacak" endişesine kapıldım. Hemen koşturdum, tam sahile ulaştığımda yol kenarında duran iki damperli kamyonun -aslında kapattığı manzaranın- arasından güneşi kıpkızıl görünce bir rahat nefes aldım.
Sonra deniz kenarında durdum ve esen sert rüzgâra aldırmadan güneşin denize kavuşmasını izledim. Güneşi gönderdikten sonra burnumun ucunun donduğunu hissedip, yakındaki bir cafeye seyirttim ve kendime bir sıcak çikolata ısmarladım.
Ehh! İyilik sağlık tabii...



Dünkü günbatımı, sabahki koyu karanlık bulutlu hava ve sonrasındaki deli deli yağan yağmurdan sonra tam bir sürpriz armağandı.
Yine havadaki ışık çok çekiciydi. 
Bu defa deniz kenarına tam zamanında indim. Bulutlara yansıyan ışığı seyrettim, dalgaların sesini dinledim. Keyfim gıcır halde eve döndüm.



İki haftadır annem fizik tedavi oluyor; dizler, bel elden geçiyor.
Onu getirip götürürken, hava müsaade ettiğinde parkta oturuyoruz. 
Apartmanın bahçesindeki ortancalar, bu sene bu mevsime dek capcanlı durdular. Bugün dönerken, annem, "şunlardan bana bir demet toplarsan vazoya koyarım" dedi. Bir demet de bizim ev için topladım. 
Bir de ne göreyim? Bizim ortancalar havanın yumuşaklığına aldanıp, yeniden tomurcuk vermek niyetinde. Yazık, biraz soğuk hava gelince tümü aldanacak. Elim değmişken, bahçe makası yanımdayken tüm ortancaları budadım bir güzel. 
Umarım, aldanıp açmazlar kış ortasında.

Çarşamba, Kasım 22, 2017

manzaralı bir pencere


bu fotoğrafı ne kadar eydim büktümse de istediğim gibi düzeltemedim.
cep telefonunun minik objektifiyle çekince bu kadar oluyor, sanırım.
pencerenin önündeki o kıvrımlı yoldan yukarı doğru çıkarken içeri doğru bakmıştım, ayrı güzeldi.
dışarıya içerden bakarken ayrı güzel.
emirgan burası, eski atlı köşk, şimdiki sakıp sabancı müzesi.
pencereden ilk bakışta her mevsim değişen  bir bahçe uzanıyor, sonra deniz -deniz dedimse, boğaziçi- ardından karşı kıyı.
ömürlük bir güzellik...

Pazartesi, Kasım 20, 2017

neyse işte, döndük kürkçü dükkânına, haliyle

dönmeden önceki gün, ankara'da olduğumu anlayacak bir aktivite içindeydim, sonunda. 
çocukların programları varmış, akşamüstüne dek dolularmış. akşam, zaten teyzemlerle birlikte kuzenime yemeğe gideceğiz. eh, o zaman bir cesaret uzaklara gitme vakti gelmiştir.

şansıma istanbul'dan bir arkadaşım iş güç halli için ankara'da. hem de kendisi eski ankara'lı, yol iz biliyor biraz. bu "biraz" önemli, çünkü, ankara onun ayrıldığı zamandan beri çok değişmiş. yine de benden daha çok yeri biliyor ve hatırlıyor.

kızılay'a daha doğrusu güven park'a dolmuşla gidip sonra bulvardan otobüse bindim ve kuğulu parkta indim. güven park'a kadar bildik yer pek azdı, sonraki yolculuk biraz daha tanıdık yerlerde sürdü.
eskiden güven park'ta amerikan ara balarından modifiye edilmiş dolmuşlara ıngıl ıkış biner, bulvar boyunca düz bir hatta ilerler, akay kavşağından küçükesat'a doğru dönerdik.
şimdi,  dalma batma tünellerinden filan geçiliyor, hayli kırpılıp küçültülmüş kuğulu park'ın köşesine öyle geliniyor.
izlenimlerim ve anlattıklarım, biraz amerika'yı yeniden keşfetmek gibi oldu aslında, kaç zamandır ankara böyle, oysa. ne var ki, kaç zamandır benim ankara'yla ilişkim yoktu ki!

arkadaşlarımla tunalı hilmi'de piyasa yaptık, flamingo pastanesinin yerinde yeller estiği için, başka pastanede oturduk, kahve içtik. sonra acıktık ve bir güzel balık yedik. istanbul'dan ankara'ya gidip balık yemek ilginç gözükebilir ama, yediğimiz palamut taze ve güzel pişirilmişti hem de fiyat gayet güzeldi. istanbul balıkçıları duy sesimizi!



pazar sabahı erken uyandım.
çocuklar uyurken selahattin demirtaş'ın öykü kitabı "seher"i okudum.
kitap kaç zamandır kütüphanede bekliyordu, ankara'ya gelirken yanıma almıştım. "okuduklarım içime çok dokunacak" korkusuyla, bir türlü başlayamamıştım.
kitabı çabucak okudum bitirdim; kitabı kapatırken hem ağlamış, hem gülmüş, hem üzülmüş, hem umut dolmuştum. ayrıca, demirtaş'taki edebiyat cevherine hayran kaldım, anlatısıyla, kurgusuyla son derecede yetkin bir kalem. dilerim başka öyküler de gelir, bu kitabın ardından.



kitabı bitirip, bavulumu topladım, kahvaltıyı hazırladım, yedik, sonra toparlanıp aşti'ye gittik.
çocuklar beni otobüse bıraktı, az sonra yola çıktık. hava yol boyu bulutluydu, yağmurun geleceği belliydi. hele izmit körfezi yer gök aynı kurşuni renge bürünmüştü.
istanbul'a girişte yine trafik oldu, olmazsa olmaz zaten! arkamdaki karı  koca, "bu işe bir çare bulsunlar artık iki katlı yol mu yaparlar neyse" buyurdular. 
oldu, tabii, emriniz olur. yol iki katlı olsun ki, tıkanma da iki katına çıksın. sanki  bugünlere önce yol açıp, sonra araba satarak ve sonra yine yol tıkandı diye dövünerek gelmemişiz gibi...


Cuma, Kasım 17, 2017

yeni bir mahallede bir akşamüstü gezintisi

iki gündür kendimi mutfağa adamış gibiydim. yemek yap, yemek yap, yemek yap...
bugün akşamüstü biraz hava alayım istedim, çevreyi tanımıyorum henüz, uzağa gidecek zaman yok, en iyisi mahallede turlamak.
iyi yapmışım böyle düşünerek. her zaman gittiğim yönün tersine yürüyerek, geniş bir daire çizdim.
yeniden caddeye doğru yürüyordum ki, bir küçük parka rastladım. ilhan erdost parkı imiş burası.
2001 yılında yapılmış 2012 yılında bitki örtüsü ve düzeni yenilenmiş. 
ortadaki renkli alan, etraftaki sarı yapraklı ağaçlarla hoş bir tezat oluşturuyordu.
yüksek apartmanlardan oluşan işçi blokları mahallesinde küçük bir vaha gibiydi bu park.
yine düşürürüm yolumu, ankara'ya geldikçe.



mahallenin kış halini de merak ediyorum.
yaz sonunda geldiğimde gündelik yaşam da daha farklı bir ritmdeydi.
bahçedeki kameriye, gelen geçen apartman sakinlerine laf atan komşularla doluydu. şimdi pek kimseler yok, hava henüz serin bile değil oysa.
bakalım, göreceğiz...

Salı, Kasım 14, 2017

bi yukarı bi aşağı

bugün böyle bi acayip,
bi dolu telefon konuşması, elde var "du bakalım ne olacak?"
sabah, emeklilik öncesi günlerimden kalma bi iş için adliyeye gittim.
bugün mahkemelerin çoğunun duruşma günüymüş, adliye kapısında kuyruk var; kimlik ve güvenlik kontrolü için.
avukatlar için ayrı bir kapı var, kimliği elektronik okuyucudan geçirip, çantayı x-ray'e koyup daha hızlı geçmek mümkün, böylece.
metro'da "avukat olmalı" diye mimlediklerim hakkında doğru tahmin yapmışım, tek tük falso verdiklerim gençlerdi, kulaklıkları  -kocaman  ya da ufak-  takmışlar metro istasyonundan adliyeye giden uzun ve sevimsiz yolda müzik dinleyerek yürüyorlardı.
avukat olduklarını tabii ki ellerindeki evrak çantalarından anladım, mesleğin alâmet-i farikası! insanın omuzunu yamultan, çökerten dosya yüklü ağır çantalar...



fotoğraflar, geçen haftaki arboretum seferinden.
bakmaya doyamıyorum.
bi sınıf arkadaşımız abant, yedigöller civarından fotoğraflar gönderdi, hafta sonundan,
hırsızlık olmasa buraya ekleştireyim diyeceğim, ama, olmaz; çok güzellerdi sahiden.
esasında orada olup, yapraklar yere düşerken seyretmek en iyisi; teker teker düşüşlerini izleyecek kadar zamanı olmalı insanın.
yooo! 
bence sıkıcı olmaz.


şimdi gidip bavul yapacağım, yarın angara'nın bağları'nı gezmeye gidiyorum.
şaka yapıyorum, kızımı ziyaret edeceğim.
geçen hafta  dayım teyzemle konuşurken, çiçek'imin zayıfladığından dem vurmuşlar, kulağıma geldi.
aile içi dedikodu malzemesi oldum anlaşılan, "kızına bakmıyor, zayıfladı yavrucak!"
gideyim de yüzümü aklayayım.