Cuma, Şubat 02, 2018

SÖMESTR TATİLİ

Son defa yazdığımdan  bu yana geçen zamanda, sömestr tatilindeydim. Tabii ki ben değilim tatilde olan, kızım Ankara'dan geldi. Biz de uzun aranın tadını çıkarıp kendimizi gezmelere vurduk.
Gezmelerin bazısı, mesela Kadıköy'de Baba Sahne'deki "Two Turkish Tenors" gösterisini  arkadaşlarımla izledik. Çok eğlenceli, müzik dolu bir akşam oldu.
Zorlu P. S. M.'deki "Taj Express" müzikalinde kızımla başbaşa bir akşam geçirdik. Danslar ve müzik enerji dolu ve keyifliydi. Hindistan benim için bir çekim merkezi olmaya başladı, hayırdır bakalım. 



Müzikal dışında "The Post" ve "Loving Vincent" filmlerini gördük, birlikte.
İkisi de güzel filmlerdi; The Post'da oyuncular başarılıydı ve anlatılan tarihi olay filmi  merakla izletiyordu. Vincent ise, sanatın ve tekniğin mükemmel bir birlikteliği olmuştu, hayranlıkla izledik.



Sabancı Müzesi'ndeki Ai Weiwei sergisinin uzatılması kızımın şansına oldu.
Havanın şurup gibi olduğu 31 Ocak günü Emirgan'a uzun metro, vapur, dolmuş yolculuğuyla ulaşmak bile bizi yormadı. Boğaziçi'nde olmak her zaman keyif veriyor. 
Dönüş yolculuğunu denizden yapınca bu keyif daha arttı, güzel bir günbatımı izledik, bu sayede.

Bir üstteki fotoğraftaki Kızkulesi, bakmaya doyulamayan bir manzara değil mi?
Keşke, fotoğraftaki görüntü deniz, kule, bulut ve martılardan ibaret olsa, arkadaki kalabalık şehir yerine...


Akşam dönüş vapurundaki piyango, o sıradaki ay tutulmasına ve dolunayın doğuşuna tanık olmaktı.
Ne yazık ki, arka güvertede oturan insanların arasından şöyle uzanıp fotoğrafı çekmeye çalışırken elim titremiş. Neyse, artık! Bu da böyle bir anımız.



Ertesi gün güzel hava ve güneş ışıklı bir öğleden sonra Suadiye sahilinde kardeşim, yeğenlerim ve annemle oturduğumuz keyifli saatlere eşlik etti.
İki hafta önce "erken henüz açmasınlar" diye dua ettiğim mimozaların mis kokusunu doya doya içime çektim, güzel havada.
Kuraklık devam ediyor, bu kış kışlığını bilemedi, ama ne yapalım. Bu defa da böyle...

Çarşamba, Ocak 17, 2018

bekledim de gelmedin!

aaahh bu kargo şirketleri ahh! 
beklersin gelmezler, nasılsa gecikir diye dışarıda bir iş halletmeye kalkarsın, kapıya kağıt yapıştırırlar, "geldik evde yoktunuz!"
söylene soflana beklemek yerine aradan bir kaç evrak yazışma işini çıkardım, yetmedi.
canım bloguma sığındım nihayet, son çare.

herşey bittikten bu yazıyı yazdıktan sonra, gittim kargo şirketinin şubesine ve üst üste yığılı bin tane paket arasında, derinlerde bir yerde kurtarılmayı bekleyen kargomu alıp eve getirdim.
tee allaam!

önce sinema ve tiyatro  haberleri
geçen hafta başında fakülteden beri  arkadaşım N. ile buluşup birer çay kahve ve sohbet arasında sinemaya gittik.
"arif v 216"yı seyrettik.
ben çok eğlendim, zaman akıp gitti. N. çok mutlu olmadı filmden, fazla küfürlü dedi. bana öyle gelmedi, ama kulağı rahatsız olduysa yapacak şey yok.

hafta sonuna doğru tiyatroya gittim, moda sahnesinde. bu defa mavi yolculuk kızlarından  S. ile birlikteydik;  "hansel ve gretel'in öteki hikayesi"ni izledik.
oyunu ve ayça bingöl ile salih bademci'nin performanslarını beğendik, ikimiz de.

pazartesi ilk değilse de ikinci iş olarak, uzun süredir beklediğim "daha" filmine gittim.
kitabını okurken,  anlatılanların gerçekliği ve olayların çarpıcılığı nedeniyle bir yandan dehşete kapılmış, diğer yandan yorumun dürüstlüğü ve olduğu gibi aktarılan hayatlar nedeniyle yazar hakan günday'a hayran olmuştum.
hakan günday filmin senaryosunun da yazarlarından. film birebir romanın aktarılması şeklinde değil,  senaryo daha çok baba-oğul ilişkisine yoğunlaşmış.  sığınmacıların kaçırılması ve yaşadıkları diğer olaylar, bu ilişkinin temelindeki şiddetin toplumdaki yansıması olarak varlar.
filmin seyri zor, ama bilmekten kaçılması imkansız.
onur saylak'ın bu ilk yönetmenliği takdire değer.

gelelim kitaplara
son iki haftada beni çok mutlu eden iki kitap okudum.
ikisi de arundhati roy'un, önce son kitabı "mutlak mutluluk bakanlığı"nı, onun hemen ardından ben yıllardır neler kaçırmışım diyerek ilk kitabı "küçük şeylerin tanrısı"nı.
iki kitap da kalbimin üstünde tuttuğum, bitmesin isteyerek heyecan duyduğum bir yandan da merakla okumaya devam ettiğim kitaplar oldu. 
romanlardaki olaylar, tarihi akış, insan ilişkileri, trajedi boyutunda yaşantılar hepsi çok etkileyiciydi.
yazarın delice titiz bir çalışmayla, binbir ayrıntıya dikkat ederek yazdığını düşünüyorum.
kitabın edebi hali dışında, bir coğrafyayı bütünüyle yaşatması ayrıca ilginç. daha önce pek ilgimi çekmeyen hindistan, artık aklımdan çıkmıyor. kuzeyi, güneyi, etnik karmaşası, siyasi tarihiyle, insanıyla, sanatıyla zihnimin bir köşesinde artık.

vee müzik
bu satırları yazarken  fazıl say'ın son albümü güz şarkıları çalıyor.
daha önceki ilk şarkılar ve yeni şarkılar bir kaç dinleyişten sonra vazgeçemediğim albümler olmuştu. sanırım, güz şarkıları'nı da sözleriyle birlikte benimsemek ve sindirmek için bir kaç kez daha dinlemek yetecek.




dün hava yağmurlu bahanesine sığınıp evden çıkmadım.
fındıklı çikolatalı krema yaptım, ekmek mayaladım.
tam soğuk ve yağmurlu havada ev işi keyfi oldu!

Pazartesi, Ocak 08, 2018

Yeni yılın ilk haftası geçti bile...

...oysa henüz geçen pazartesiydi, 1 Ocak. 
Yeni yıl takvimlerini astım, yeni yıl ajandasına bu senenin bayramlarını, önemli doğum günlerini işaretledim. 
Ve başladık, işte!
İlk hafta hareketli günlerle doluydu. Bir gün içinde yapacak iş çok olunca, o gün çabuk geçiyor, sanki.

İlk önemli yeni yıl icraatım, saçımı kestirmek oldu. Aslında iki üç ayda bir saçımın ucundan biraz düzelttiriyorum, ancak bu defa biraz modelli bir kesim yaptırıp üstüne bir de kuaförün gazına gelip saçıma botoks yaptırdım!
Botoks demeleri şıklık olsun diye sanırım. Yaptıkları işlem, esas olarak, saça bir şeyler sürüp bekletip, saçın biraz daha düz ve kolay şekil alır ve de elektriklenmesi azalmış bir hale gelmesini sağlamak. Sonuçtan şimdilik memnunum.

Haftanın diğer eğlenceli olayı, eski bir büro arkadaşımızın yeni ofisine taşınmasını bahane edip yeni yıl kutlaması için bir araya gelmemizdi. En eskilerden bir arkadaşımı da orada görmek beni çok sevindirdi. Kapanış öncesi son kadro bir iki eksikle bir araya gelmiş olduk ve hasret giderdik. Konuşacak çok konu vardı; büyüyen çocuklar, ikinci çocuğu gelenler, bebek bekleyenler derken biz emeklilerin gezme tozma planları... Sohbete, benim ofiste her sene yapmayı ihmal etmediğim sıcak şarap bu sefer de eşlik edince, zaman keyifle akıp gitti.

Ertesi gün bayan E.'nin doğum günü için mavi yolculuk grubumuzla Kadıköy'de buluştuk. Buluşmanın pazar günü öğlen saatinde oluşu öğlen yemeği mi yesek, pasta eşliğinde kahve mi içsek karışıklığına neden oldu. Ve fakat, biz yılmadık duruma bir çözüm bulduk; pastaneye oturup, yakındaki bir pideciden sipariş verdik. Böylece açlar karınlarını doyurup üstüne pasta kahve keyfi de yaptılar. Benim gibi, güya tok olanlar da yandan yandan pidelerden çöplendi, haliyle. Umarım, mekan sahibi, yaşımıza hürmeten olsa gerek verdiği "pide yiyebilirsiniz" izninden fazla pişman olmamıştır. 
Kalabalık grubumuz, bizi buluşturan nokta olan mavi yolculuğun bu seneye dair  planlarını da vakit geçirmeden orada yapmaya başlayınca epey gürültü çıkardık ortamda. 
Neyse artık, affola!



Fotoğraftakiler, malta eriği çiçeği.
Geçen ay bizim apartmanın bahçesindeki malta eriği ağacında açtılar.
Mis gibi koktular günlerce.

Cumartesi, Aralık 30, 2017

DÖNME DOLAP / WONDER WHEEL

Yine bir Woody Allen filmi,
1950'lerin New York'u bu defa, Coney Island'da bir lunapark, 2. büyük savaş sonrası yeniden kurulmaya çalışılan hayatlar,
Arka planda dönemin müziğinden hoş parçalar çalıyor,
Yönetmenimiz artık 82 yaşında, yine de üretmeyi sürdürüyor, anlatıyor bize,
Drama dönüşen trajediler; aşk, ihanet, yanlış hayat kararları,
Bu defa Kate Winslet, Jim Belushi, Justin Timberlake, Juno Temple yönetmenin çok konuşan tarzına uygun olarak ama başarılı oyunlar döktürüyorlar,

Sanırım Woody Allen,  hikayesini o film için seçtiği oyuncuların nasıl oynadığını görmek için -bir tiyatro izler gibi- izlemeyi seviyor.
Üstelik bu defa filmdeki bazı sahneler tam tiyatro sahnesi tadındaydı.
Bir de bu filmdeki ışık kullanımı etkileyici geldi bana; aşk tutkusu olan  sahnede kızıl ışık, aşkın söndüğü ya da nefrete döndüğü sahnede solan ve mavileşen ışık...
Sonra düşündüm de, kızımın yeni uğraşı dolayısıyla, algıda seçicilikle farkettiğim bir ayrıntı olmasın bu.


Kate Winslet, bizimle birlikte büyüdü.
Nerede Titanic'deki genç kız, nerede Eternal Sunshine of Spotless Mind'daki kırmızı saçlı çılgın kadın, nerede Revolutionary Road'daki hayat hırsıyla dolu genç kadın...


Cuma, Aralık 29, 2017

geçen sene, nasıldı ki?

ocak, 
yeni yıla üzüntülü başlangıç...
iki günlük kar tek teselli galiba,

şubat, 
iznik'e gezi, iki günlük nefeslenme,
if'te bir kaç film yakalamak sevinci,

mart,
kuzinimle istanbul'da turistik bir gün,
fakülte arkadaşlarıyla 35. mezuniyet yılı buluşması,
büyükçe bir aile toplantısı, doğum günü kutlaması,
21 mart'ta ekinoks kutlaması, burgazada'da pelin'le bahar yürüyüşü,

nisan,
ayasofya'da saffet emre tonguç'la gece gezmesi, keyifli bir akşam,
pelin'le bu ayın ada gezmesi heybeliada'ya, yine huzur dolu bir gün geçti, baharın en coşkulu, çiçekli zamanı, saf güzellik...

mayıs,
belki de senenin en güzel yolculuğu, baltık gezisi. hem de arkadaşlarla birlikte ve gezilen yerlerin en güzel zamanı galiba. 
erguvan zamanı biraz gecikti bu sene, ağacım hep olduğu gibi en sona kaldı,
beste'yle ecoprint atölyesi deneyimi yaşadık, eğlenceli ve öğreticiydi,
ayın sonundaki haftasonu serpil'le hem keyifli, hem huzurlu bir bursa'da zaman gezisi, cumalıkızık, bursa, gölyazı, trilye, mudanya, iznik...

haziran,
odtü'lünün okulu tatil oldu ve bağlantılı olarak ankara'da iki günlük eşya toplama maratonu, gidiş yolculuğu yağmurlar yağmurlar altında değişik ötesi, dönüş keyifli ve kızım şöförlüğünde,
yaşasın tatil! çocuklarla üç günlük bir bodrum yolculuğu, mevsimin ilk deniz tatili hem de melty'nin doğum gününe denk geldi, ne güzel bir akşam yemeği ve kutlama oldu,

temmuz,
son yılların en sıcak günüyle başladı yaz, sonra biraz sakinleşti sanki ve yeni bir ege kıyısı gezisi adeta piyangodan çıktı, şebo'nun asos yakınındaki evine hayırlı olsuna gittik pelin'le. e gitmişken üç dört gün kaldık ve denize girdik haliyle. çok sakin ve keyifli zaman geçirdik, mutlu olduk.
ayın sonuna doğru, bu senenin tekne gezisi başladı bozburun'dan. bu sene daha küçük bir ekiptik, tekneden pek memnun kalmadık, yine de geziyi mavi her sıkıntıya değer diyerek bitirdik sonunda.
bu ayki deniz günlerinin arası, annemin ve yeğenimin sağlık sıkıntıları, arkadaşlarımdan birinin babasını diğerinin annesini kaybetmesi nedeniyle sıkıntılı günlerdi.
tekne gezisinin sonuna doğru, bizim biraz rüzgar ve dalga ile etkilendiğimiz acayip bir hava istanbul'a unutulmaz bir dolu felaketi yaşattı. kırılmadık cam, hasar görmedik araba kalmadı.

ağustos,
hep söylerim ağustos ayının tek sevimli tarafı oğlumun doğum günü diye...
bu sene, kızımla planladığımız karadeniz gezisi yatınca, onun niyetine dört günlüğüne bozcaada'ya kaçtık. yine güzel denizlere girdik, güzel insanlar tanıdık sohbetler ettik, güzel yemekler yedik...
ay sonundaki bayram öncesinde oğlumun canını sıkan, üzen  olaylar ve onun hepimiz üzerindeki etkileriyle yüzleştik. bunlardan sonra, bayram bir nefes alma zamanı oldu, biraz da.

eylül,
ay hareketli başladı, bayram sonrasında kızım, arkadaşıyla birlikte ankara'ya gitti ve ev tuttular.
oğlum üç senedir arkadaşlarıyla kaldığı evi boşalttı ve evimize eski odasına yerleşti. eşyalarını kardeşinin evi için ankara'ya götürdüler birlikte. oğlum dönerken ben gittim ve bir hafta boyunca temizlik yapıp, eşya yerleştirmekle uğraştım ve sonunda yorgun argın istanbul'a attım kendimi.

ekim,
kızım ankara'da oğlum kâh izmir'de eskişehir'de kâh evde odasında yeni yaşantılara alışmaya çalışıyorlar. onları izliyorum, bazen elimden bir şey gelmiyor üzülüyorum, bazen büyüdüklerini görüyorum, mutlu oluyorum.
bu ay istanbul bienali'nin sergilerini gezdim fırsat buldukça. ayrıca, ykb galatasaray sanat merkezi ve sabancı müzesindeki sergileri ve salt galata'yı gezdim. sanat dolu bir ay...

kasım,
bu ay benim payıma yine bir ankara haftası düştü, yiyecek ve lojistik destek faslından çevre tanımalı ve nostaljik günler geçirdim.
bu sene sonbahar çok ılık geçti ve uzun sürdü. ağaçların sarısını kahverengini kırmızısını seyretmek, rengârenk bir sonbahar yaşamak hoştu.
bir gün serpil'le atatürk arboretumunu, bir başka gün pelin'le i.ü. botanik bahçesini gezdik. tam bu sonbaharın ruhuna uygun günlerdi...

aralık,
bu ayın haftasonu gezisi, asker  yeğenini ziyarete giden nazmiş'e eşlik faslından edirne'ye oldu.
gezdik, dolaştık ve iki gün üstüste ciğer yedik, doyamadık...
doğum günü şenliklerim bu ayın bonusu faslındandı, hele gerçek gününden bir hafta sonra bile kutladığımız daha da eğlenceli geçti.

şimdi baştaki soruya dönüyorum.
geçen sene böyle toplu ve iyimser bir bakışla genelde iyi bir sene olmuş.
oysa yaşarken ne çok sıkıntı, üzüntü, kayıp barındırmıştı.

yeni senenin de geriye dönüp baktığımda güzel hatırlanması dileğimi buraya bırakayım.
öyle olsun!