Cumartesi, Ekim 21, 2017

Aİ WEİWEİ İSTANBUL'DA, SABANCI MÜZESİNDE

Ai Weiwei'nin Sakıp Sabancı Müzesindeki sergisine dün gittim.
Öncelikle sergiye gitmeme önayak olan kardeşime ve yeğenlerime çok teşekkür ederim. Son yıllarda beni en çok etkileyen bu sergiyi onlarla birlikte görmek, ayrıca mutluluk verici oldu.

"Sabancı Üniversitesi Sakıp Sabancı Müzesi, Akbank’ın desteğiyle Ai Weiwei’in Türkiye’deki ilk sergisine ev sahipliği yapıyor. 
12 Eylül'de başlayan ve 28 Ocak 2018'e kadar sürecek sergide sanatçının çalışmalarından geniş bir seçkiyle birlikte yeni işleri de sunuluyor.
 Ai Weiwei’in porselen çalışmalarına odaklanan serginin anlatısı, sanatçının hem hayat hikâyesinin, hem de onun el sanatları geleneğine ve sanat tarihine yaklaşımının izlerini taşıyor."

Yukarıdaki metni Sabancı Müzesi'nin web sayfasında bulabilirsiniz, devamında sanatçıyla ilgili bilgiler ve sanatı hakkında açıklamalar da var. Yine de siz okumakla yetinmeyin ve sergiyi mutlaka görün.
Sanatıyla  ve aktivistliği dünyayı yorumlaması, sözünü söyleme biçimi, sanatı yaşama şekli beni derinden etkilendi.



Fotoğrafa sadece bir kısmını sığdırabildiğim "Odysseia" isimli çalışmasında, bir koca salonun duvarlarını kaplayan duvar kağıtları ve bir seri porselen küp üzerinde, Odysseus'un antik çağlardaki denizler aşan  yolculuğu ile son zamanların bütün dünyayı etkileyen sığınmacı krizi arasındaki karşılıklı ilişkiyi anlatıyor.
Bütünü anlamak için 6 tema kullanmış; Savaş, Harabeler, Yolculuk, Denizi Geçmek, Sığınmacı Kampları ve Gösteriler.
Uzaktan bakıldığında klasik Mısır ve Çin seramiklerine benzeyen vazolar ve duvar resimleri, ancak yakından bakıldığında günümüzün acı gerçeği olan sığınmacı/mültecilerle  yüzleşmemizi sağlıyor. *

Muhalif tavrı nedeniyle, son senelerde Çin devleti'nin özel ilgisini çeken Ai Weiwei, bir yandan çağdaş sanatın en yetkin eserlerini üretir, klasik sanatı yeniden çok başarılı şekilde yorumlarken, bir yandan da çok "zarif" ve "etkin" protesto yöntemleri bularak yaratıcılığını ayrıca gösteriyor.

Bakın burada "Asi Ruhlu Sanatçı" hakkında ilgi çekici bilgiler var. Bir göz atın lütfen!

Ve bir oluruna getirip, sergiye gidin!

* Bu metni büyük ölçüde, sergideki duvar açıklamasından yararlanarak yazdım.

Salı, Ekim 17, 2017

bu gün dolaştım istanbul'un bütün taşıt araçlarını...


Sevgili Blog,

Bu sabah karşı kıyıda -çalışanlar için normal, benim için erken sayılacak saatte- bir toplantıda bulunmam gerekiyordu. Bu sayede,  geçmişte yıllarca yaşadığım için hissetmez olduğum "belirlenmiş bir saatte bir yerde olmak" stresini hatırladım tekrar.
Toplantı bitince, hazır karşıya geçmişken gerekçesiyle, bir hastane randevusu, arkadaşımla sabah kahvesi, Bienalin kalan sergileri derken yine karşı kıyıda epey bir dolandım. Günün sonunda baktım ki, binmediğim taşıt kalmamış.
Sabah taksi, deniz otobüsü sonra yine taksi, karşı kıyının metrosu hem de aktarmalı, füniküler, tramvay, vapur ve son olarak da bizim kıyının metrosu...



Bütün bu indi bindili seferlerden sonra eve yürürken bizim küçük parktaki ağaçları seyretmek iyi geldi, ruhuma.
Bir de sabah kahvesi içip tatlı tatlı sohbet ettiğimiz "abidesi dikilecek" minik kadın, eski dost iyi geldi, ruhuma.

Pazartesi, Ekim 16, 2017

ÇAKIL EFENDİ

Sevgili Blog,

Hafta sonu tam bir sinameki*ydim. 
Cumartesi ilk matineye sinemaya gidecektim, bir gün önceden niyetlenmiştim. Sabah kalkıp havayı yağmurlu görünce tembellik ettim, önce öğleden sonra gideyim diye kendimi kandırdım, öğleden sonra olunca "aman Kadıköy'e kim gidecek, bugün kalabalıktır, ben bilgisayarda dizi seyredeyim mis gibi" projesini benimsedim.
Akşamüstüne doğru baktım ki üzerime hafakanlar basıyor, attım kendimi sokağa, mahallede bir uzun yürüyüş yaptım da biraz kendime geldim. 

Pazar günü kardeşime kahvaltıya gittik, sohbet muhabbet güzel başladı gün. 
Öğleden sonra aşure kaynattı kardeşim, onun malzemelerini hazırlamasına yardım ettim.
Akşamüstü aşureleri yedikten sonra bir de ev usulü pide yedik, ohh! 
Bu kadar karbonhidrattan sonra, tabiyatıyla, bütün akşamı TV karşısında tembel tembel pinekleyerek geçirmeye yetecek ağırlık üzerime çöktü bir güzel.

Bizim yeğenlerin cevval mi cevval,  yaramaz mı yaramaz kedisi Çakıl, balkondan düşüp kuyruğunu kırdıktan sonra epey bi durulmuştu. 
Pazar gününün genel havasından mıdır nedir, o da bütün gün tembel tembel uyukladı yanı başımızda.
Uyku arasında şöyle bir başını kaldırdı, öylece çekebildim fotosunu.



*sinameki
faydalı bitki olanı değil,
azıcık huysuz, içine kapalı gibi, insanlardan uzak duran, biraz uyuz halli insan anlamında olanı

Cuma, Ekim 13, 2017

SAHİLDE

Sevgili Blog,

Ajandama bakarsak, bugün ve yarın fırtına var; Meryemana ve Mihrican/Bağbozumu fırtınaları.
Bugünkü hava öyle latif öyle şurup gibiydi ki, fırtına bilgisi havaya karıştı, adeta. Gerçi, meteoroloji de yarına fırtına diyor ya, dur bakalım.

Bu sabahki ev ve alışveriş işlerini ardı ardına halledip, önce bir sinemalara bakındım ama sonra iç sesimin "böyle havayı nereden bulacaksın, at kendini sahile" sözünü dinledim ve Suadiye'ye yürüdüm.
Önce bir kahve molası verip, sabahın yorgunluğunu çıkardım  güzelce.



Sonra deniz kenarına indim, uzun uzun yürüdüm. Bankta oturup denizi, uzakları seyrettim.
Güneş ısıtıyor ama yakmıyor.
Hafif bir esinti varla yok arası.
Hava pırıl pırıl açık.
Ağaçlar ve çimenler henüz yeşil.
Kediler mırıl mırıl, martılar bahtiyar.
Yürüyenler, bisiklete binenler, paten kayanlar, sohbet edenler, çay içenler ve yine yürüyenler...



Devam ettim, mendireğin yanındaki tekne çekek yerini geçtim. Biraz ilerideki saklı cennete küçük plaja geldim.
Burası, deniz kenarındaki küçük bir sahil kasabasından alınıp buraya monte edilmiş gibi.
Uygun bir açıyla oturunca arkadaki yüksek binaları görmüyorsunuz, daha yukarıda kalan yolun sesini etraftaki ağaçlar bitkiler kesiyor. Böylece, kendinizi sayfiye yerinde sahilde bir çay bahçesinde hissedebiliyorsunuz -ki, eskiden burası zaten şehrin sayfiyesinin sahili imiş! 
Eh işte, biraz hayal gücünün yardımıyla bir çay içimi süresince tatilde olduğunu sanmak, yine de güzel.

Perşembe, Ekim 12, 2017

BAMYA TURŞUSU


Sevgili Günlük,

Bugün temizlik günüydü, evde.
Ve mutfakta iş yapma günü.
Ve biraz da dışarıda iş halletme günü.
Anlatmaya ya da kayda değer bir durum yok, sanırım.



Bir bu bamya konservesi işte, reklamı yapılabilir bir hareket duruşunda olan.
Bamyalar Muğla'dan Kaptanın Ceviz Çiftliği'nden gelmişti. Ev ahalisi memleketin iki ayrı ucuna dağılınca sebzeler dolabı beklemeye başladı.
Bamyaları ziyan etmeye kıyamadım, yeğenimin geçenlerdeki "teyze bamya turşusu yapar mısın" sorusundan ilhamla turşusunu kurmak aklıma geldi. Kardeşime sordum,  bir kaç tarifi karma yapıp bamya turşusu kurmuş bile.
Ben de onun tarifini esnetip yaptım. Bakalım, oldu mu kuruldu mu, göreceğiz. 

Yarım kilodan biraz fazla irice bamyaların başlarını külâh kesip tuzlu limonlu suya koyup beklettim.
1 tepeleme yemek kaşığı iri tuz, 1 silme yemek kaşığı şeker,  1 fincan üzüm sirkesini 1 litre kadar su ile kaynatıp altını kapattım.
1 yemek kaşığı hardal tohumunu suya ekleyip karıştırdım.
Önceden limonlu sudan çıkarıp süzdüğüm bamyaları kavanoza dizdim.
8 diş sarmısağı ekledim.
Sıcak suyu kavanoza aktardım. Kapağını sıkıca kapatıp ters çevirdim. Kavanoz soğuyunca düzelttim.
On güne kadar turşu yenilecek kıvama gelir(miş) ve o zaman buzdolabında saklanabilir(miş).

Bekliyoruz sonucu.