Pazartesi, Temmuz 17, 2017

TEMMUZ'DA

Temmuz'a gelmeden bayram günleri vardı.
İstanbul sessiz sakindi; insanlar tatile gitti, memleketine gitti, inşaatlar sustu... 
Sakin günler mutluluk vericiydi.

Arife günüydü, önce çocuklarla kahvaltı yapıp sonra onları babaannelerine bayram ziyareti için yolcu ettim. Derken günlerdir üst üste sıkıştıran işler güçler  birden bitiverdi. Kendimi Kadıköy'e atıverdim, biraz denize bakıp nefeslenmek için. Oradan da Beşiktaş'a, yine vapurla. 
Yetmedi, Beşiktaş'ta bir gezinti motoru buldum ve boğaz turu yaptım, bir buçuk saatliğine turist oldum.
Bayramım ilk gün annemde misafir vardı, dayımlarla birlikteydik, yemek yedik, bayram sevinci oldu. Sonraki günler arkadaşlarımla kısa yürüyüşler, kahve oturmaları, annemle park gezmeleriyle geçti. 



Bayramdan sonraki hafta çocuklar geldi, annemin doktor kontrolleri vardı derken yine hareketli bereketli günler geçirdik.
Sonra çok cazip bir "köye gelin" daveti aldım ve hemen kabul ettim.
Bir can arkadaşım iki sene önce Ayvacık yakınındaki bir köyde ev almıştı. Sonra buradaki evi kentsel dönüşüme girince denk düştü ve evdeki  eşyalarını değerlendirmesine vesile oldu. Köydeki evde bazı tadilatlar yaptırdı, yeni evi düzenledi. Bahardan beri arkadaşlarını sırayla çağırıyordu, "buralar birlikte olunca güzel" diyerek.
Sahiden de öyle! Mutfak penceresinden böyle bir manzaraya bakarak yemek yapmayı kim istemez?



Üç arkadaş birlikte kahvaltılar ettik, köyün tepelerine tırmanıp gün batımı rüzgârında manzarayı içimize çektik, serin denizlere girdik, Midilli'ye karşı balık yedik kadeh kaldırdık, yolda gördüğümüz bütün çiçeklerin adını bilmek istedik, kelebek çiçekleri topladık, uzun sohbetler ettik...
Tekrarını nasip etsin dileklerimizle, mutluluk içinde dört gün geçirdik.
Yukarıdaki çiçek, yabani havucun çiçeği, bilmek isteyen olursa...




Assos'ta bir gün batımı sonrası yokuş aşağı inerken gördüğümüz bir taş dükkanından bu ender görülen  taşlardan aldık.
Ender, çünkü, quartz ve epidot gibi ayrı oluşum dönemlerine ait iki mineralin bir arada olduğu pek görülmezmiş.
Şansımıza denk düştü.



İstanbul'a döndükten sonra bir akşam Çengelköy sahilinde annem, kızkardeşim ve ailesiyle bir  güzel günbatımı yemeği yedik.
İyi ki, şakayla karışık anneme "bu senin doğum günün için erken kutlama" demişiz. Sonraki günlerde üst üste gelen üzücü haberler ve cenazeler nedeniyle annemin doğum gününde bir kutlama imkanımız olamadı.
Bir hafta içinde iki arkadaşım babalarını, bir arkadaşım annesini kaybetti.
Yaprak dökümü gibi...
Birlikte güldüğümüz arkadaşlar ağlarken onlara sarılabilmak tek tesellimiz.

Pazartesi, Haziran 19, 2017

BODRUM BODRUM

Geçen hafta kırk çarşamba bir araya geldi, her şey bir arada oldu ve bitti.
Kızımı okuldan yaz tatili için alıp,  eşya taşıyıp döndükten sonra, bir faaliyettir başladı. Önce çamaşırlar yıkandı sırayla -henüz bitmiş değil tamamı- sonra annem baş dönmesinden şikayet eder oldu. Tansiyonu fena değil, ne oluyor acaba derken baş dönmesine mide bulantısı da katıldı.
Tam o günlerde dayım ve torunu Fransa'ya dönecekler, hazırlıklar yapılıyor. Teyzeme guatr için testler yapılıyor. Kardeşimin misafiri var, işi başından aşmış, filan falan...

Çarşamba günü, annem ayakta durduğu an yalpalamaya başlayınca, kızımla  güç halle taksiye bindirip yürüme mesafesindeki hastaneye gittik. Kulak Burun Boğaz uzmanı muayenesinden sonra baş dönmesi (vertigo) için durumu sakinleştirici ilaç verdi ve baş dönmesi geçince yapılacak bir kaç tetkik istedi. İlaçları aklınca annem destekle yürüyebildi ve gece onu oğlumla birlikte kardeşime götürebildik.



Şimdi diyeceksiniz ki, hasta kadını yerinden oynatmanıza ne gerek var?
Perşembe sabahı tatil için yola çıkacaktık.
İki sene önce Cunda'ya gitmiştik çocuklarla, ondan beridir birlikte deniz tatili yapamamıştık. Bir ay öncesinden erken rezervasyon fırsatını değerlendirip üç gecelik bir Bodrum tatili almıştım.
Neyse ki, iki kız kardeşiz ve annemin sağlığı başta olmak üzere her konuda birbirimize destek olabiliyoruz.

Sabah erkenden yola çıktık, online check-in yaptırmış olmama rağmen bitmeyen ilerlemeyen bir kuyruk nedeniyle uçağı kaçırmaya ramak kaldı ve sonunda koşa koşa son yolcular olarak uçağa binebildik.




Bodrum bizi sevgiyle bağrına bastı.
Aa! Şaka yapmıyorum; havanın güzelliğine, denizin parlaklığına, bulutların şekillerine bakar mısınız?

Tam dinlenme tatili oldu, hakkını verdik yan gelip yatmanın doğrusu.
Çocuklar da okul yılında yorulmuştu, ben de ilk emeklilik senemde doğrusu çalışma hayatına eşit yoruldum sayılır.
Üç gün boyunca, günde beş defa denize girmek, bu öğlen ne yesek, midyeci geldi mi, akşama balık mı meze mi sorularıyla haşır neşir olmak, yürüyüş yapmak ve kitap okumak dışında pek az şey yaptık.



O "pek az şey"den bir tanesi, baharda Bodrum'a taşınmış eski ama eskimeyen bir dostun doğum gününü kutlamak oldu.
Bebekliklerini bildiği çocuklarım M.'nin doğum günü için bizim koya gelmesini sevinçle karşıladılar. Üstelik M. yalnız gelmedi, eski yeni Bodrum'lu bir kaç arkadaşını da getirdi ve bol sohbetli kahkahalı güzel bir akşam ve kutlama oldu.
Oteldeki son sabah, son sıralarda Bodrum Masalı'nda daha önce Hırsız Polis'te hiç kaçırmadan izlediğim ve ilk filminden beri hayran olduğum Timuçin Esen'le yan yana masalarda kahvaltı yapmak da, çocuklar  benim bu merakımla eğlense de, ayrıca hatırlanacak anı oldu.





Deniz tatilinde olmanın en güzel tarafı, bence, akşam inerken doğrudan güneşin denize değdiği bir gün batımını seyredemesem de, denizde, gökyüzünde ve etraftaki nesnelerdeki değişimleri izlemek, çevredeki sesleri dinlemek.
İşte böyle...

Salı, Haziran 13, 2017

ANKARA RÜZGÂRI

Hafta sonu bi koşu Ankara'ya gittik geldik.
Hakkaten "bi koşu" oldu. Cuma yağmur kovalarla boşalırken gittik, Cumartesi güneş az biraz bulutları aralarken döndük.
Efen'im, sebebi ziyaretimiz kızımın eşyalarını okuldan eve taşımasına yardım etmekti. Babası araba verdi, abisi şoförlük yaptı, kendisi eşya topladı, annesi bavul kapatmaya taşımaya yardım etti, derken halloldu işte.



Giderken zor bir yolculuk hali oldu; yağmur yağacağı günler öncesinden biliniyordu ancak yolda bu kadar etkili bir yağmura yakalanacağımızı bilemedik.
5 saatlik yolu dura kalka 8 saatte alabildik, iki kez flaşör yakıp yol kenarında bekledik, iki kısa mola, bir uzun mola verdik ancak yağmurla baş edebildik. Üstüne bir de Bolu Dağı geçişi otoyolda bakıma alındığı için, eski yoldan dağı konvoyla geçince, yolculuk iyice yorucu oldu.
Yağmurda çektiğim videolar vardı ama buraya eklemeyi beceremedim.
Yukarıdaki fotoğraf, akşamüstüne doğru ve artık yağmurun durduğu Ankara'ya yakın bir yol manzarası.



Ankara'da az zamanda çok işler yaptık sayılır.
Kuzenimin kızının doğum günü kutlamasına denk geldik, akrabalarımızla görüştük keyifli bir akşam geçirdik.
Ertesi sabah ODTÜ'de kaşarlı simit çay eşliğinde kahvaltı yapıp, arabayı yükleyip yola revan olduk.
Dönüş, gelişe göre çok daha kolay geçti; kızım  uzun yolda araba kullanıp abisine destek oldu, hava çoğunlukla  parçalı bulutluydu, yağmur kısa bir mesafede ve az yağdı.
Eve dönüş, tatilin başlaması ne güzel ! ... 

Çarşamba, Mayıs 31, 2017

BURSA'DA ZAMAN

Ahmet Hamdi Tanpınar'ın "Beş Şehir" kitabında diğer şehirlerden ayırarak Bursa'da Zaman başlığıyla anlattığı Bursa şehrine ait metinden çok etkilenmiştim.
Bu etkilenmede, çocukluğumun bir bölümünün güzel anılarının bu şehir ve yakınındaki kasabalara ait olmasının hiç şüphesiz etkisi var. Yine de şehir ve çevresinde kısa bir hafta sonu gezisi yaptıktan sonra bir kez daha anladım ki, bu toprakların kendisinde bir tılsım var. Tıpkı, Tanpınar'ın şu tesbitindeki ifade gibi:
"...Bursa'da ikinci bir zaman daha vardır, diye düşünülebilir. Yaşadığımız, gülüp eğlendiğimiz, çalıştığımız, seviştiğimiz zamanın yanı başında, ondan çok daha başka, çok daha derin, takvimle, saatle alâkası olmayan; sanatın, ihtirasla, imanla yaşanmış hayatın ve tarihin bu şehrin havasında ebedi bir mevsim gibi ayarlandığı velût ve yekpare bir zaman..."

Bursa'da zamanın peşine düşmeye, kadim arkadaşım S'ciğimin önerisi üzerine bir anda karar verip sonra bir Cuma sabahı İstanbul'dan yola çıkarak başladık.
Yol artık 2 saatten biraz fazla sürüyor, Orhangazi köprüsü ve yeni otoyol insanı düz ovadan aşırıveriyor. Bursa ufukta belirince, şehre girmeden önce Cumalıkızık'a çıkıverdik.



Cumalıkızık sokakları, Osmanlı'nın kurulduğu günden bu yana değişmemiş gibi. Kayı boyundan Kızıklar, Uludağ eteklerinde bir kaç köy kurup yerleşmişler ve o gün bugün buradalar.
Taş üstü, bağdadi ağaçla ve tahtayla yapılmış evleri, daracık sokaklarıyla, görülesi yaşanası yerler.




Cumalıkızık evlerinin çoğu ayakta, bir kısmı elden geçmiş bakılmış, bir kısmı belki son senelerde artan ilgi sonucu bakım görecek hale gelmişler. Evlerin cumbaları, köşeye bakan çıkmaları çok ilginç ve etkileyici.
Köylüler başlıcası böğürtlen, frembuaz olmak üzere meyve yetiştiriciliğle uğraşıyorlar, arıcılık yapıyorlar.



Cumalıkızık derelerini görmek için tam mevsiminde oradaydık. Yazın bahçe sulamak için kullanılan ve suyu azalan dereler, bahar yağmurlarıyla coşmuş, dağdan gelen buz gibi suları sokak aşağı akıtıp duruyordu.
Öğlen yemeğini tepeye yakın Mavi Boncuk'ta yedik. Aşağıda köy meydanında çay kahve içtik, bastıran yağmuru seyrettik, kölü kadınların el emeği şalvarlardan   kızlarımıza anı aldık.
Akşamüstü, Bursa'ya inip otelimize yerleştik.



Bursa'ya gelip İskender yememek olur mu? Olmaz! Akşam yemeğini Heykel yakınındaki büyük İskender'de yemek için yürüyerek kaleden aşağı indik. Çocukluğumda kimbilir kaç sene önce yürüdüğüm yollarda yürümek ve o küçücük en eski İskender lokantasının hiç değişmeyen vitrini önünden geçmek, zamanda yolculuk yapmak gibiydi.
Dönüşte, Bursa Ulucamii'de Ramazanın ilk teravi namazı kılınıyordu, mahya ışıkları açılmıştı. Zaman yolculuğu demişken, iki minare arasındaki mahya ipi ışın kılıcı gibi durmuyor mu?




Bursa'da Kitapevi Otel'de kaldık. Arka avlusu akşamüstü, gece ve sabah ayrı güzeldi. Otelden, odadan, servisten çok memnun kaldık. 
Bahçede ıhlamur, yasemin, hanımeli, manolya açmıştı. Kokular baş döndürücüyüdü ve ortamın zarafeti de eklenince, kendimizi Osmanlı konağında yaşayan eski zaman hanımları gibi hissettik. 



Bursa'dan çıkışta rotamız Gölyazı, Apolyont gölü oldu.
Ege'ye doğru giderken hep kenarından geçiverdiğimiz Apolyont/Uluabat gölüne ilk kez yakından baktık.
Hava kapalı ve biraz çisentiliydi.



Gölyazı eski bir Rum köyü, mübadele'de eski sakinleri gönderilmiş. Şimdi bile arada sırada gelir eski evlerini ararlarmış.
Taa Bizans'a dayanan  eski zamanlarda halk balıkçılıkla uğraşırmış, şimdi de aynı işi yapıyorlar. Biz de öğlen yemeğinde turna ve yayın balıklarından birer porsiyonu paylaştık.



Gölde motorlu kayıkla gezdik, nilüferleri seyrettik. 
Hava kapalı olduğu için, hepsi tabak gibi açılmış, kendilerini gösteriyorlardı. Göl durgundu, yağmur ince ince yağıyordu, hafif bir sis vardı. Yeşil ve gri uyumu huzur vericiydi.
Kendimi Metin Erksan'ın eski zaman filmlerinde hissettim desem, yeridir.



Nilüferlerin güzelliklerini gösterebilmek için, yakından birçok fotoğrafını çektim, ancak pek başarılı sonuç alamamışım. Biraz video da var, buraya ekleyemedim.
Bu içlerinde en iyi görüntü vereni sanırım.



Apolyont civarındaki mekan ve orada geçirilen zaman büyülü gibiydi. Nasıl olmasın?
Yukarıdaki çınar ağacı diyelim, karşısına geçtiğimde kendine öyle bir çekti ki, dakikalarca durup öylece bakmaktan kendimi alamadım, etrafında dolaşıp yine durdum baktım, biraz çevrede dolaştım sonra yine baktım.
Adı "Ağlayan Çınar" bu yüce ağacın. Yaşı büyük, hikayesi dolu, seveni bakanı çok...




Gölyazı'dan sonra Trilye'ye doğru yol aldık. Trilye'ye gidişimin üzerinden on seneden fazla zaman geçmiş. Aklımda sevimli bir sahil kasabası, bir kaç balık lokantası ve bir kaç zeytin / zeytinyağı dükkanı kalmıştı. Doğrusu bu defa aklımda kalan sevimli Trilye'yi bulamadım. 
Sahil betonla kaplanmış, eski Rum evleri bakımsız kalmış... Belki henüz turist mevsimi gelmediğinden canı az bir hali vardı.




Trilye'de  gece kalacağımız otele yerleşip, bir simit fırınının önünde taze simit eşliğinde çayımızı içip, biraz sokaklarda dolandıktan sonra, artık  yapacak başka şey bulamayınca Mudanya'ya da gidip bir bakalım dedik. 
Mudanya'da, Uğur Mumcu Kültür Merkezi eski (bir kilise olmalı) bir binanın onarılması ile hayat bulmuş. Arka cephesindeki duvar yazısı ilginç bir detaydı.




Mudanya'daki tarihi  evlerin çoğu  Osmanlı mimarisinin güzel örneklerinden. Büyükçe bir kısmı bakımlı veya onarılmış.
Mudanya'nın merkezi, canlılığı ve mimarisiyle gönlümü fethetti. Akşam yemeği için Mudanya'da kalmayı düşündüysek  de Trilye'de balık yemeyi aklımıza yazmıştık ve karanlığa  kalmak istemedik, dönüş yoluna koyulduk.
Gece fırtına sayılacak sıkı bir poyraz esti, Marmara kararıp morarırdı biraz...



Sabah kahvaltımızı yapıp, kahvemizi içip yola çıktık.
Kır bayır seyrederek, önde gelinciklere arkada zeytin ağaçlarına bakarak kıvrımlı yollardan otoyola kadar sakin sakin gittik.
Yolda bir de İznik'e uğrayıp kısa bir tur atıp göle selam verip, köfte yedik. Zeytinlerimizi alıp İstanbul'a doğru giden kalabalık trafiğe katıldık.

Cuma, Mayıs 12, 2017

BALTIK ÜLKELERİ

Kışın ortasındaki umutsuz ve soğuk günlerden birinde N. bizim mavi yolculuk kızları grubuna "fakülte sınıf arkadaşlarım Mayıs başında Baltık ülkeleri gezisi planlıyor, gelmek isteyen var mı?" yazınca, hepimiz  düğmemize basılmış gibi sırayla, fazlaca düşünmeden "evet evet" yazıverdik. Sanırsınız, bu mavi yolcuların hayatta en çok görmek istedikleri yer Baltık denizi imiş!
Sonraki günlerde döviz yükseldi, kış zor geçti, memleketin hali malum, bahar bir türlü gelemedi gibi çeşitli zor konulara rağmen, kimse bu geziden vazgeçmedi.
3 Mayıs günü sabaha karşı havaalanına doğru yol alırken içimi kaplayan hafiflik hissi, dönüş günü İstanbul'a inene dek üzerimde kaldı. Haritadaki yerlerini, coğrafi özelliklerini, havanın kaç derece olduğunu filan  ancak geziden bir kaç gün öncesinde öğrenmeye başladığım ve gezi sonunda ziyaret ettiğim için çok memnun olduğum, Estonya, Letonya ve Litvanya; dünyanın çalkantılı bu günlerinde,  insana gelecekle ilgili umut verecek birkaç ülkeden biri olmalı.
Çünkü, topraklarının yarısını ormanlar kaplıyor,
Çünkü, insanı az sayıda  ve uygar, ağacı çok sayıda ve güzel,
Çünkü, insanlar birbirine saygılı,
Çünkü, insanların en büyük mücadelesi iklim koşulları ve doğa ile...



Geziye kuzeyden başladık, Baltık deniz komşularından ilk durak Estonya'nın başkenti Tallinn.
Havaalanında rehber ve otobüsle buluştuktan sonra bir açıkhava etnoğrafya müzesi olan Rocca-al-Mare'ye gidiyoruz. 
Burası deniz kenarında kocaman bir koru içine kurulmuş ve 13. yüzyıldan beri ülkedeki çiftlik evlerinin örnekleri yer alıyor. İnsanların bu ülkede nasıl yaşadığı, neler yaptığı hakkında biraz da olsa fikir edindik böylece.



Açıkhava gezisinden sonra Tallinn'e geldik, otelimize yerleştik. Kuruluşu Ortaçağ'a dayanan şehirde önce otobüsle, sonra Old Town'da yürüyerek bir tur attık.
Kuzeyde olduğumuz için, beyaz geceler yaklaştığı için, hava temiz olduğu için ve belki de başka sebeplerle gökyüzü masmavi.
Ayrıca hava durumundan yana şanslıyız, biz gelmeden sadece iki gün önce kar fırtınası varmış burada, şimdi hava soğuk sayılır 8-10 derece ancak güneş var dolayısıyla soğuk hava ısırmıyor.




Baltık denizi, bir iç deniz gibi, Baltık ülkeleri boyunca ve karşılarındaki Finlandiya karası arasında uzanıyor. Kuzey denizine, güneyde Danimarka civarından dar bir bağlantı ile açılıyor.
Baltık kıyılarında eskiden kumsalda yürürken kehribar bulunurnuş; kehribar çam ağacının reçinesinin fosilleşmiş hali. Şimdilerde bu ülkelerin en büyük turistik hatıra eşya pazarını kehribardan yapılma binbir çeşit takı ve süs oluşturuyor; fotoğraftaki vitrinde gördüğününüz  ağaç ve dallar parça parça kehribarla işlenmiş. Açık sarıdan kırmızıya kadar çok renkli ve çok çeşitli boyda kehribar/amber var.




Akşam yemeğini otelde yedik, ana yemek beyaz sosla tatlandırılmış somon ve pirinç pilavıydı, yanında  taze peynirden yapılmış krema görünümlü hafif bir tatlı vardı.
Hava yemekten sonra bile kararmamıştı. Güzel havayı fırsat bilip akşamüstü pazar yeri kurulmuş olan şehir merkezinde yürüyüşe çıktık.
Fotoğraftaki bina, kocaman meydanın bir kenarında yer alan, tarihi ve halen daha kullanılan Belediye binası. 
Buradaki tadılması önerilen yerel içki ballı bira. Bizimkiler "o da ne" diye burun kıvırdılar, ben kendimi feda edip (!) içtim. Evet, alıştığımız biradan farklı, hafif bir tatlımsılık var ama içilmeyecek bir hali yok, bence.




Tallinn'de Old Town ortaçağdan kalma kalın duvarlı taş binalarla dolu. Kaldığımız otel eski bir bey konağı imiş, yarım metre kalınlığında duvarları, kocaman kapıları, nefis bir iç avlusu vardı.
Bu cumbalı ev de bir bey konağı, otelimizden daha yakın bir zamana ait olmalı. 




Yolculuk öncesi Baltık ülkeleriyle ilgili okuduklarım arasında, sokaklarda topuklu ayakkabıyla yürümenin zor olduğu, taş döşeli yollar nedeniyle topuk kırılabileceği uyarısı vardı.
Bunun ne anlama geldiğini anlayınca, bir kaç sokak taşı fotosu çektim. 
İnsanlar, modernleşmek için güzelim taş sokakları asfalt basmak yerine, eskiyi pek güzel korumayı tercih etmişler.
Ne güzel değil mi?



İkinci gün, sabah kahvaltısından sonra, Letonya'ya doğru yola çıktık. Tabii ki, yine ormanların arasındaki iki şeritli karayolundan ve hız sınırlamalarına, şöförün mola zamanlarına titizlikle uyarak ve bu nedenle bizim tez canlı sürat düşkünü bünyelerimizi şaşırtan bir şekilde.
Fotoğraftaki sarı çamlar, bir mola yerindeki parktan.




Molalar vs derken 310 km'lik yolu 5 saati aşkın sürede alıp geldik Letonya'nın başkenti Riga'ya.
Günlerden 4 Mayıs ve Letonya'nın Özgürlük Bayramı günü, şansımıza.
Önce otobüsle geniş açılı bir şehir turu yapıyoruz, sonra yürüyerek merkezi bir tur yapıyoruz. Bu arada yolumuz Özgürlük meydanından da geçiyor, bayram kutlamaları her yerde. İnsanlar, resmi törenlerin dışında da bayram kutlaması içindeler.
Akşamüstü civarı otele gidip kısaca yerleştik bir ara, sonra dışarı çıkıp yürüyerek keşfedilecek yerlere bir göz attık, biraz alış veriş yaptık.




Şehir merkezinde, çeşitli dönemlerin özelliklerini yansıtan binalar var. 
Kimi, Rus işgali ya da Sovyet yönetimi döneminden, kimi bir Hansa şehri olan Riga'nın tacir özellikleri yansıtan Art Nouveau mimari, kiminin esprili hikayesi var, kimi Ortaçağ'dan kalma bir mahzen...



Derken, akşam yemeğinden sonra, "birazdan bayram şerefine nehirde havai fişek atacaklar", haberi geliyor. Sıkıca giyinip dışarı çıkıyoruz. Otelimiz nehir kenarında ve havai fişek gösterisi tam önümüzdeki alanda yapılıyor. Adeta, tepemizden aşağıya şelaleler gibi havai fişek yağıyor. Hem de geceyarısına dek ve aralıklı olarak dört kez onar dakika süreyle...
Tam bir kutlama, tam bir bayram!




Kahvaltıdan sonra yine yola revan oluyoruz, önce Sigulda kalesine gidiyoruz. Burası Ortaçağdan kalma bir kale. Ancak zaman içinde savaşlar ve doğa koşulları sonucu yıkılmış, çok az tarihi doku kalmış, kalenin çoğu yeri yakın zamanlarda yeniden yapılmış.
Öğlen yemeğini, gerçek gezen tavuk pişiren bir kır lokantasında yedik, yakındaki mağara ve parkı gezdik. Şansımıza yine güneş var, serin havayı yumuşatıyor.




Öğleden sonra Baltık denizi kıyısındaki zengin tatil kasabası Jurmala'ya gittik. Kumsal uçsuz bucaksız uzanıyor. Kasabada çok güzel geniş bahçeli evler, villalar var. Deniz havası alıp, henüz mevsimi açılmamış sahilde ve kasabada yürüdük.



Akşamüstü otele dönüp, biraz dinlenip yemek için  tekrar şehir merkezine geçtik. Eski bir Ortaçağ mahzeninde ringa balığı yedik, lavta vs. eşliğinde müzik dinledik.
Otele dönerken saat 22:30'u geçiyordu ve gökyüzünde halen günbatımı kızıllığı vardı.



Bugün yine ülke değiştiriyoruz.
Kahvaltıdan sonra Litvanya'ya doğru yola çıktık.
İlk durağımız, Hristiyanlar için önemli bir dini merkez olan Haçlar Tepesi. Burası Ortodoks ve Katoliklerin dileklerinin olması için haç adaıkları ve dilekleri olunca haç diktikleri bir yer. Zamanla, üst üste dikilen haçlar nedeniyle burası küçük bir tepe halini almış.




Öğleden sonra Litvanya'nın başkenti Vilnius'a vardık. Şehir turundan sonra serbest zamanda, ülkenin kurucusu olarak anılan Gediminas'ın anıtına bakan Katedral meydanında bir kafede oturup, mutlu ve sakin bir şehirde insanların arasında olmanın keyfini sürdük.
Şansımıza, burada yine bir kutlama vardı, o gün  Litvanya'nın Avrupa Birliği'ne katılışının yıldönümü imiş. şehrin sokaklarında konserler, eğlenceler vardı.
Keyifli bir akşamüstü yaşadık.




Akşam yemeği için Katedral Meydanına yakın bir restauranta gittik. 
Dönüşte nehir kenarına doğru güzel bir yürüyüşle otelimize ulaştık.
Gece şehir ışıkları başka bir güzeldi, otelimizin bulunduğu bölge kaleye uzaktan bakıyordu.




Artık gezinin sonuna geldik, bugün yurda dönüyoruz.
Öğlene doğru otelden çıkıp, göller bölgesindeki Galve gölüne  gittik. Gölün ortasında bir adacık ve adanın üstünde Trakai şatosu var.
Bugün hava kapalı, zaman zaman yağmur çişeliyor. Adayı ve şatoyu gezişimiz hava nedeniyle daha gizemli bir hale geldi, sanki.
Öğlen yemeğinde göl kıyısındaki lokantalarda yapılan, bu yöreye göçmüş tatarlardan gelen kibinaya denen etli böreklerden yedik.




Yollar ve taşlar Trakai'de  yine merakımı çekmiş, işte!
Zamanla yürünerek aşınmış ve yuvarlanmış taşlara basmak, yürürken tarihi hissetmek gibi.
Sadece tarihi değil, birbirinden farklı kültürlerin bir arada yaşamasının asgari müştereklerini de gördük, yaşadık bu gezi süresince.



Veda zamanı.
Havaalanındaki hediyelik eşya dükkanlarında yine başköşede kehribar var.
Hoşçakal baltık denizi, barışla kal.