Cuma, Kasım 17, 2017

yeni bir mahallede bir akşamüstü gezintisi

iki gündür kendimi mutfağa adamış gibiydim. yemek yap, yemek yap, yemek yap...
bugün akşamüstü biraz hava alayım istedim, çevreyi tanımıyorum henüz, uzağa gidecek zaman yok, en iyisi mahallede turlamak.
iyi yapmışım böyle düşünerek. her zaman gittiğim yönün tersine yürüyerek, geniş bir daire çizdim.
yeniden caddeye doğru yürüyordum ki, bir küçük parka rastladım. ilhan erdost parkı imiş burası.
2001 yılında yapılmış 2012 yılında bitki örtüsü ve düzeni yenilenmiş. 
ortadaki renkli alan, etraftaki sarı yapraklı ağaçlarla hoş bir tezat oluşturuyordu.
yüksek apartmanlardan oluşan işçi blokları mahallesinde küçük bir vaha gibiydi bu park.
yine düşürürüm yolumu, ankara'ya geldikçe.



mahallenin kış halini de merak ediyorum.
yaz sonunda geldiğimde gündelik yaşam da daha farklı bir ritmdeydi.
bahçedeki kameriye, gelen geçen apartman sakinlerine laf atan komşularla doluydu. şimdi pek kimseler yok, hava henüz serin bile değil oysa.
bakalım, göreceğiz...

Salı, Kasım 14, 2017

bi yukarı bi aşağı

bugün böyle bi acayip,
bi dolu telefon konuşması, elde var "du bakalım ne olacak?"
sabah, emeklilik öncesi günlerimden kalma bi iş için adliyeye gittim.
bugün mahkemelerin çoğunun duruşma günüymüş, adliye kapısında kuyruk var; kimlik ve güvenlik kontrolü için.
avukatlar için ayrı bir kapı var, kimliği elektronik okuyucudan geçirip, çantayı x-ray'e koyup daha hızlı geçmek mümkün, böylece.
metro'da "avukat olmalı" diye mimlediklerim hakkında doğru tahmin yapmışım, tek tük falso verdiklerim gençlerdi, kulaklıkları  -kocaman  ya da ufak-  takmışlar metro istasyonundan adliyeye giden uzun ve sevimsiz yolda müzik dinleyerek yürüyorlardı.
avukat olduklarını tabii ki ellerindeki evrak çantalarından anladım, mesleğin alâmet-i farikası! insanın omuzunu yamultan, çökerten dosya yüklü ağır çantalar...



fotoğraflar, geçen haftaki arboretum seferinden.
bakmaya doyamıyorum.
bi sınıf arkadaşımız abant, yedigöller civarından fotoğraflar gönderdi, hafta sonundan,
hırsızlık olmasa buraya ekleştireyim diyeceğim, ama, olmaz; çok güzellerdi sahiden.
esasında orada olup, yapraklar yere düşerken seyretmek en iyisi; teker teker düşüşlerini izleyecek kadar zamanı olmalı insanın.
yooo! 
bence sıkıcı olmaz.


şimdi gidip bavul yapacağım, yarın angara'nın bağları'nı gezmeye gidiyorum.
şaka yapıyorum, kızımı ziyaret edeceğim.
geçen hafta  dayım teyzemle konuşurken, çiçek'imin zayıfladığından dem vurmuşlar, kulağıma geldi.
aile içi dedikodu malzemesi oldum anlaşılan, "kızına bakmıyor, zayıfladı yavrucak!"
gideyim de yüzümü aklayayım.

Cumartesi, Kasım 11, 2017

ZEYTİN VE EKMEK KİTAPLARI, BİR DE ŞİİR

Bugünlerde elimde zeytin ve ekmek için yazılmış hazineler var; Artun Ünsal'ın Yapı Kredi Yayınlarında çıkan  "Ölmez Ağacın İzinde" ve "Nimet Geldi Ekine" kitaplarını okuyorum. 
Oldukça sürükleyici birer roman okur gibi hem de...
Gece otururken birini, sabah kalkınca öbürünü.
E gülmeyin ama! Gerçekten öyle hissediyorum, çünki, merak ediyorum onların yaşamlarını, insan hayatındaki yerlerini.

Diyorsanız bize edebiyat lazım, o da var.
Bu sabah kitap kulübümüzün toplantısında Amin Maalouf'un Semerkant'ını konuşurken söz vakit kaybetmeden Ömer Hayyam üzerinde odaklandı.
Elimde Sabahattin Eyüboğlu'nun çevirdiği Rubailer/Dörtlükler kitabı vardı.
Önsözünden anladığım kadarıyla S. Eyüboğlu Hayyam çevirisiyle uzun süre meşgul olmuş, şiirin tam anlamını vermek konusunda kendi içinde oldukça uzun boylu tartışmalar yaşamış.
İlk baskının önsözünde "bu çeviriler, Hayyam'ın dörtlüklerini yeniden yorumlama, kendini zamanımızın şiir anlayışıyla yeniden tanıtma denemesidir" yazmış.
Üçüncü baskıya gelindiğinde ise bu görüşü hakkında tereddütleri var. Şiir çevirisinin zorlukları, bir dildeki ifadenin başka dilde anlam ve ses olarak tam karşılığının bulunmasının güçlüklerinden söz ediyor.  Sonra da benim çok beğendiğim bir şekilde konuyu bağlıyor. 
Diyor ki, "Paul Valery, şiiri, çeviride kaybolan şey diye tanımlar. Doğrudur; ama bir çeşit açıklama ve yorumlama olarak şiir çevirilerinin, büyük şairleri insanlığa mal etmedeki hizmeti de yadsınamaz. Kaldı ki, Valery'nin biraz tersine, şu da haklı olarak söylenebilir: Şiir, en kötü çevirilerde bile büsbütün yitmeyen şeydir."
Üzerinde düşünülecek ve bir kenara yazılacak sözler...



Madem bu kadar andık, bir de şaire söz verelim.
Hayyam demiş ki:

Ben olmayınca bu güller, bu serviler yok.
Kızıl dudaklar, mis kokulu şaraplar yok.
Sabahlar, akşamlar, sevinçler, tasalar yok.
Ben düşündükçe var dünya, ben yok,  o da yok.

Cuma, Kasım 10, 2017

KUŞKONMAZ / SALON TÜLÜ

Kuşkonmazın diğer adının salon tülü olduğunu ve üstelik yedi senede bir çiçek açtığını az önce öğrendim.
Şaşkınım, mutluyum. 
Neden derseniz...
Birincisi, çocukluğumdan beri sevdiğim bir bitkinin ender de olsa çiçek açtığını öğrendim. İkinci olarak,  yapraklarının incecik zarif duruşunun ve dokusunun onun diğer adının sebebi olduğunu.

Kuşkonmazımız bir buçuk yaşında. Geçen sene bir ara sarardı soldu, keyfi kaçtı. Aman ne oluyor, dur bir budayayım dedim, budayınca bir süre sonra kendine geldi, yerini sevdi, canlandı.
Geçen ay bir misafirim vardı, sohbet ederken "kuşkonmazı çok severim, bana eski evleri eski zamanları hatırlatıyor, benim için bir kök ayırır mısınız?" demişti.
Bugün ne zamandır aklımda olan işi yaptım; çiçeklerimin saksılarını değiştirdim, toprak ekledim, bazılarını budadım. 
Kuşkonmazı daha büyük bir saksıya alıp, ayırdığım birkaç kökü küçük saksıya diktim. Daha geciktirmeden kuşkonmaz armağanı sözümü tutayım, artık.




Dün eve yanımda getirdiğim, babamın bize armağanı güller öyle güzel açtı ki!
Mutluyum bugün.
Babam esintili bir gül kokusu var evde.


Perşembe, Kasım 09, 2017

bugün...

...babamın otuzdokuzuncu ölüm yıldönümü.
kardeşimle ziyaretine gidecektik, konuşmuştuk. annem yürümekte zorlanıyor, patika bile sayılmayacak dar mezarlık aralarından bastonuna dayanarak geçmesi imkansız diye, ikimiz gider geliriz, demiştik. 
sabah, kardeşim, hava güzel annemi de götürelim dedi, büyük yeğenim de bize katıldı ve yola revan olduk. 
biz çıkarken  hava güneşliydi, karşıya geçtiğimizde arabanın camına yağmur damlaları düşmeye başladı. 
sonra gizli saklı yollardan geçerek eski kabristana ulaştık, mezarlık görevlisi mustafa usta oralarda mı diye bakındık. ona benzeyen başka birisi belirdi ardımızda. meğer mustafa ustanın ağabeyi imiş, kardeşi geçen sene kalp krizi geçirip vefat etmiş. üzüldük. 
mezar mermerleri yerinde mi, onarıma ihtiyaç var mı diye baktık. mehmet usta gülleri budadı, otları temizledi. 
torunu, annanesinin koluna girdi gözleri dolu dolu baktı hiç tanışamadığı dedesinin yattığı yere. duamızı ettik. 
üzerindeki mis kokulu yediveren gülünden üç gonca aldım, bugün ziyaretine gelemeyen torunlarına götürmek için.
sonra döndük bizim kıyıya, şu aşağıdaki  gibi bir sıra güzel siklamene bakarak, yemek yedik dördümüz.
ruhuna değsin babamızın dedik.